Mustafa Çelik

Mustafa Çelik


Bu Nasıl Bir Gidişat Allah'ım İçten İçe Çürüyoruz

01 Kasım 2020 - 15:08 - Güncelleme: 01 Kasım 2020 - 15:19

Her İşimizde İçten İçe Çürüyoruz

Dünya İşleri İle Ahiret İşlerini Karıştıranlardan Hesap Sorulmalıdır

Yönetmen olarak beddua etmeyi hiç sevmem. Gün olur beddualar edene ulaşır.

Ama gördüklerimiz, TV’lerde seyrettiklerimiz ve duyduklarımız bizi mecburen de olsa buna zorluyor.

Caddelerde, sokaklarda deprem nedeniyle yıkılan evlere bakıyoruz. Sanki kerpiçten evler gibi toz toprak. Bu binalarda hiç çimento, demir kullanılmamış mı sorusu aklınıza gelirken bir bakıyorsunuz kullanılan demirler bizim çocukluğumuzda telden arabalar yaptığımız tellerden biraz farklı teller.

Kim yaptı bu binayı?

Araştıran, soran yok.

Kader deyip ihmalimizi, hatamızı hâşâ Yüce Allah’a mal ediyoruz.

Yapılan inşaatın çimentosundan demirinden çalınan hırsızlıkları; bütün bunları merak edip araştıran bile yok.

(Sözüm kendime) benim gibi avanaklarda bu işleri sanki ben düzeltecekmişim gibi yazdıklarımızı tepedekiler duyarlar düşüncesiyle yazıp çizer.

Depremleri düşünerek yapılan inşaatların (iskeletleri) temelden çatısına kadar çıkarılan tüm kolonlarının, direklerin ağır yükü taşıyacak şekilde çok kalın yapılması gerekmektedir. Bu formül her inşat için kaçınılmaz bir durum.

Aklın, Bilimin Yolundan Ayrılanlar Suçludur!

Sanki ilimiz ve ülkemiz deprem kuşağında değilmiş gibi demirinden çimentosundan çalınan inşaatlar ufak bir sarsıntıda yerle bir oluyor.

Suçlu yok, sorumlu yok, hırsız yok. Yapanın yanına kar kalıyor.

Elbette ki namusuyla dürüstlüğü ile ticaret yapan, müteahhitlik yapan, esnaflık yapan müteşebbislerimizi tenzih ediyorum.

Sözümüz bunlara değil. Sözümüz ruhunda ve kazancında kirlilik olan, ihanet olan sahtekârlaradır. Bu sahtekârların teröristlerden hiçbir farkı yoktur.

Sözünü ettiğimiz iskeletlerin maliyeti inşaatın 0/0 25’idir. Bana göre inşaat malzemesinden çalmak başkalarının hayatından çalmakla eş değerdir.

Burada demirden ve çimentodan çalarak; lüks mermer, lüks pencere, lüks kapı, lüks fayans, lüks dolap, lüks kombi ve petek, lüks musluk takmanın adı ahmahlıktır. Mezar yapmaktır.

Sen demirden çal, çimentodan çal, mühendislik hesaplarını galiye alma, fay hattı üzerine derme çatma inşaat kondur, tamiratları, gereken güçlendirmeleri yapmaktan kaçın, bina yıkılıyorum diye bas bas bağırsın görme, duyma oturmaya devam et. Yok böyle bir şey.

Kaçıncı “sınama” bu? Erzincan, Erzurum, Muş, Bingöl, Van, Kocaeli, Düzce, Soma, bugün ise İzmir ve dahası…

Kimse kusura bakmasın, “Bu takdir-i ilahi” değil; ihmaldir, boş vermişliktir, sorumsuzluktur… Çalarak, çırpılarak yapılan inşaat halkı kandırmaktır. Suçluları gizlemektir. Mühendislerimizin uyarılarına kulak tıkayanlar suçludur. Evet “depremi durdurma şansımız yok”, önceden bilme olanağına da sahip değiliz. Ama hangi fay nerden geçiyor, neresi deprem bölgesi hepsini biliyoruz. Yanlışsa yanlış deyin.

Genel ve yerel yöneticilerimize düşen görev; şehir plancılarımızı, bilim insanlarını, mühendisleri dinlemek ve gereğini yapmaktır. Doğru yere, doğru çizimle, doğru hesaplamayla, doğru malzemeyle, doğru müteahhitlik ve doğru denetimle yapılaşmanın yolunu açmaktır. Ülkemiz yukarıda saydığımız maddeleri hayata geçirmede ve uygulamada mecburdur. Aksini düşünen varsa çıksın tartışalım.

Japonya’da da depremler oluyor, hem de bizimkinden daha şiddetli ve daha çok. Fakat orada evler yıkılmıyor, insanlar ölmüyor. Çünkü orada, isteyen istediği yere, istediği büyüklükte ve çok katlı ev veya binalar konduramıyor. Malzemeden çalmıyor, denetim sulandırılmıyor, kurallar herkese uygulanıyor. Mühendislik bilgisinden uzaklaşılmıyor. Dünya işleri ile ahiret işleri karıştırılmıyor.

Hırsızlık dediğimiz şey insanların cebinden çalınan paralarla sınırlı değildir. Devletin mesaisinden çalmak, görevi kötüye kullanmak, rüşvetle iltimasla kötüyü iyi göstermekte hırsızlıktır. Rüşvet denilen öldürücü virüs burada kendisini daha net bir şekilde gösteriyor. İnsanların bin bir zorlukla aldığı ve başını soktuğu ev insanlarımıza mezar oluyorsa bu bir cinayettir. Bu cinayeti işlemek de, ört bas etmek de cinayete ortak olmaktır. Bu ayıptan, bu suçtan ne zaman kurtulacağız belli değil.

İnşaatın demirinden çimentosundan çalan müteahhidin yaptığı hırsızlık; o inşaata ruhsat veren, inşaatı gereği gibi denetlemeyen, çürüğe sağlam raporu veren kamu görevlileri de o müteahhitlerden daha hırsız daha namussuzdur.

Yüreğim yandığı için böyle kaba konuşuyorum. Lütfen beni bağışlayınız. Ben 25 sene devletime milletime alın terimle namusumla onurumla hizmet ettim sonunda onurlu huzurlu ve mutlu bir şekilde emekli oldum.

Günümüzde başımızı hangi tarafa çevirsek bu namussuzluklarla karşılaşmamız mümkün.

Sahtekârlık almış başını gidiyor. Neye el atsak sahtesiyle karşılaşıyoruz.

Sahte bal, sahte reçel, sahte yağ, sahte sucuk, sahte süt, sahte içki; adeta sektör haline geldi. Sahtekârlık sadece gıda ürünleriyle sınırlı değil. Sahte karne, sahte diploma, sahte ehliyet, sahte tapu gibi bin bir çeşit sahtekârlıklarımızı da sıralamak mümkün, Sahte ilaç bile yapan soysuzlar var.

Öyle bir zamana geldik ki esnaf müşterisine, müşteri esnafa güven vermiyor.

Namussuzların ruhunda namussuzluk varsa ne yapsan yine de yapalar namussuzluklarını.

Bütün bunları yapmak kul hakkı yemek dahası insanlığa ihanet etmektir. Daha fazla arının gözüne çöp batırmayalım en iyisi köşe yazımıza nokta koyalım.

Fazileti hak getire, rezillik olmuş düstur,

Ar namusu soran yok, mefkûre olmuş kusur.

Kim kimi yakalarsa, kör ebe gibi oyun,

Ben buna ahlak demem, adı neyse siz koyun.

Namuslu insanların itibar görmediği namussuzların ise el üstünde tutulduğu bir ortamda çıra yakıp sokaklarda gündüz gözüyle namuslu bir insan aramanın tam vaktidir. Aramaz isek meydan sahtekârlıkta yarışan sahtekârlara kalıyor.

Umarım bu kadar çürümüşlüğe bir ad bulunur. Ben buna bir ad bulamıyor, namusuyla alın teriyle ticaret yapan değerli müteşebbislerimizi bir kere daha tenzih ederek diğerlerine “Allah belanızı versin” demekle yetiniyorum.

Kalın sağlıcakla…
 

Bu yazı 4217 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum